10 Ağustos 2011 Çarşamba

Yaşar Nuri Modası

Yaşar Nuri Hoca'yı dinlemiyorum. Yazdıklarını da okumuyorum. Muhtemelen o da benim yazdıklarımı okumuyordur. :) Ama çevremden duyduğum kadarıyla bazı konularda yine yanlış anlaşılmalara sebebiyet verecek şekilde fetvalar vermiş. Ben de bu konuları biraz araştırdım. Özellikle Diyanet İşleri Başkanlığının sitesinde bulunan bilgileri derleyip sizlere aşağıda sunmaya çalıştım. Ben ne imamım, ne de din bilginiyim. Sadece Yaşar Nuri Hoca'nın anlattığı söylenen bazı şeylerin kafama yatmaması sebebiyle, aşağıda sizlerinde bilgisine sunduğum kısa bir araştımanın notlarını bulacaksınız.

Tüm okuyacaklarınızdan önce şunu belirtmek istiyorum. Bizler din alimi değiliz. Naçizane bildiğimiz kadarıyla ibadet etmeye çalışıyoruz. Fetva vermek bizim işimiz değil.
Tüm müslümanların yıllardan beri uyduğu bir düzen ve sistem var. Mevcut yürüyen bu sistemde değişiklik yapmakla, sistemi bozup kaos yaratmak birbirinden farklı şeyler. Değişiklik yapmak için Yaşar Nuri Hoca veya her kimse, diğer din alimleri ile oturur ve bir görüş birliğine varır. Alınan bu karar ve değişikliği tüm camilerde, bizlere yani halka anlatırlar. Bunun dışında olan tüm iddialar halkın kafasını karıştırır. İddianı tüm din bilimi çevresinde ispat et. Edemiyorsan televizyonlara çıkıp ta milletin kafasını karıştırma. Bunu Yaşar Nuri için değil, tüm din alimleri (ya da din alimi olduğunu iddia edenler) için söylüyorum.

Öncelikle Oruç konusunda Yaşar Nuri Hoca demiş (miş) ki,
"Orucun başlangıcı fecir değil, gündoğumu dur".
Diyanet'in açıklaması ise şöyle:
İmsak, Arapça'da, "kendini tutmak, engellemek" anlamına gelir. Orucun temel unsuru da (rükün) bu anlamdır. İmsak vakti tabiri, dilimizde, oruç yasaklarından (yeme içme ve cinsel ilişki) uzak durma vaktinin başlangıcı anlamında kullanılır. İmsak vakti, tan yerinin ağarması (fecr-i sâdık; bk. Namaz Vakitleri bölümü) vakti olup, bu andan itibaren yatsı namazının vakti çıkmış, sabah namazının vakti girmiş olur; bu vakit aynı zamanda sahurun sona erip orucun başlaması vaktidir....
...İmsakin, ikinci fecirle başlayacağı konusunda fakihler arasında görüş birliği olmakla birlikte, kimi fakihler bu hususta, daha ihtiyatlı olduğu gerekçesiyle fecr-i sâdıkın ilk doğuş anına, kimileri ise oruç tutanlar lehine olduğu gerekçesiyle ışığın biraz uzayıp dağılmaya başladığı zamana itibar edilmesini önermişlerdir.

Âyette orucun başlangıç ve bitiş vakti, mecazi bir anlatımla şöyle belirtilir: "...Fecrin beyaz ipliği (aydınlığı) siyah ipliğinden (siyahlığından) ayırt edilecek hale gelinceye kadar yiyip içiniz; sonra, akşama kadar orucu tamamlayın..." (el-Bakara 2/187)...

Evet diyanetin açıklaması bu.

Araştırdığımda tüm yerli ve yabancı kaynaklar orucun fecir denilen vakitle başlaması gerektiğini söylüyor yani sabah namazının kılınmaya başlamasıyla orucun da başladığı yönünde olan görüş hakim. Gecenin bitişi, -adı üstünde- sabah namazıyla gerçekleşiyorsa ve gün sabah namazının vaktinin girmesiyle başlıyorsa, bu durumda oruç ta sabah namazının vaktinin girmesiyle başlar. Mantıklı mı? Bence mantıklı. Sadece mantıklı olması da değil. Müslümanların çoğunun (ki %90dan fazladır) 1400 yıldır bu şekilde ibadetlerini yerine getiriyor olması ve şu anda da genel hükmün bu olması Yaşar Nuri Hoca'nın (söylediğini duyduğum) önermesini geçersiz kılıyor.
Ayrıca "Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyene bak!" (Tirmizî, Kıyâmet, 60) hadisi ve benzeri hadislerden hareketle, çoğunluğa meydan okuyup Nuri Hoca'nın peşinde macera arayamam. Günümüzün amiyane tabiriyle ve sokak diliyle diyorum ki "Yemiyor hocam, yiyorsa siz güneşin doğumuyla orucunuza başlayabilirsiniz. Günde, topu topu iki saat fazla aç kalmayayım diye, tüm oruçlarımı tehlikeye atamam"

İkinci konu Teravih Namazı'nın önemini azaltacak şeyler söylemiş. Ben de direk olarak Diyanet işleri Başkanlığının sitesinden bulduğum bilgileri aşağıda aktarıyorum.

b) Teravih Namazı

Teravih, Arapça tervîha kelimesinin çoğulu olup “rahatlatmak, dinlendirmek” gibi anlamlara gelir. Ramazan ayına mahsus olmak üzere yatsı namazından sonra kılınan sünnet namazın her dört rek‘atının sonundaki oturuş, tervîha olarak adlandırılmış, sonradan bu kelimenin çoğulu olan terâvih kelimesi ramazan gecelerinde kılınan nâfile namazın adı olmuştur.

Teravih, sünnet-i müekkededir. Kadın ve erkek için orucun değil ramazan ayının sünnetidir. Teheccüt namazı 12 rek‘atı geçmediği halde, teravih namazı yirmi rek‘attır. Yatsı namazı kılındıktan sonra ve vitirden önce kılınır. Teravihin cemaatle kılınması kifâî sünnettir. Teravih on selâm ile kılınır ve beş tervîha (dinlenme) yapılır. Yani her iki rek‘atta bir selâm verilip, her dört rek‘atta bir istirahat edilir. Beşinci tervîhadan sonra yine cemaatle vitir namazı kılınır.

Peygamberimiz ramazan gecelerini ihyaya daha fazla önem vermiş olmakla birlikte, rivayetlerden anlaşıldığına göre bu, o gecelerde Peygamberimiz’in daha çok sayıda nâfile namaz kıldığı anlamına değil, gecenin her zamankine göre daha büyük bir bölümünü ibadetle geçirdiği anlamına gelmektedir.

Teravih namazının 20 rek‘at olduğu çoğunluk tarafından kabul edilmekle ve müslümanlar arasında yerleşik teamül de bu yönde olmakla birlikte, zaman zaman bunun 20 rek‘at kılınmasının sünnete aykırı olduğu, 8 rek‘at kılınmasının daha doğru olacağı iddiaları gündeme gelmektedir. Bu sebeple teravihin rek‘at sayısını tesbit amacıyla teravih uygulamasının tarihçesine bir göz atmak istiyoruz.

Hz. Peygamber, teravih namazını birkaç gece dışında sürekli olarak tek başına kılmış ve arkadaşlarını "Kim ramazan namazını (teravih) inanarak ve sevabını Allah'tan bekleyerek kılarsa onun geçmiş günahları bağışlanır" diyerek bu namaza teşvik etmiştir (Buhârî, “Salâtü’t-terâvîh”, 1; Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn”, 174).

Bu husustaki rivayetlerden birisi şöyledir: Hz. Peygamber ramazanda Mescid-i Nebevî'de itikâf için hasırdan bir hücre edinmişti. Ramazanın son on gününde birkaç gece (Âişe'nin rivayetine göre iki veya üç gece) buradan çıkıp cemaatle hem yatsı namazını hem de teravih namazını kılmıştı. İnsanların yoğun ilgisini görünce bir gece yatsı namazını kıldırıp hücresine çekilmiş ve teravihi kıldırmak için çıkmamıştı. İnsanlar Hz. Peygamber'in çıkacağını umdukları için beklemişler, hatta uyuduysa uyansın diye öksürmeye başlamışlardı. Hz. Peygamber (sabah namazı vaktinde) dışarı çıkıp, orada bekleyenlere şöyle demiştir: "Sizin teravih kılmak hususundaki arzunuzun farkındayım, bu namazı size kıldırmam için bir engel de yoktur, fakat teravihin size farz kılınmasından endişe ettiğim için çıkıp kıldırmadım. Şayet farz kılınacak olsa bunu hakkıyla yerine getiremezsiniz. Haydi evlerinize gidiniz. Farz namazlar dışında, kişinin kıldığı en faziletli namaz evinde kıldığı namazdır" (Buhârî, “Salâtü’t-terâvîh”, 2; Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn”, 178).

Ebû Zerr'in bir rivayeti ise şöyledir: Hz. Peygamber ramazanın bitmesine bir hafta kalıncaya kadar bize farz dışında hiçbir namaz kıldırmadı. Ramazanın 23. gecesinde gecenin ilk üçte biri geçinceye kadar bize namaz kıldırdı. Ramazanın bitmesine altı gece kalınca bize namaz kıldırmadı. Beş gece kalınca, gecenin yarısı geçene kadar bize namaz kıldırdı. Ben, "Ey Allah'ın resulü, gecenin kalan yarısında da bize namaz kıldırsaydınız" deyince, Hz. Peygamber cevaben "İmam namazı bitirinceye kadar onunla namaz kılmak bütün geceyi ihya etmeye eşdeğerdir" buyurdu. Ramazanın bitmesine dört gece kala, gecenin üçte birine kadar beklediğimiz halde, Hz. Peygamber bize namaz kıldırmadı. Ramazandan üç gece kalınca Hz. Peygamber ehlini, kadınlarını ve arkadaşlarını topladı, bize bütün gece namaz kıldırdı. Namaz o kadar uzadı ki biz sahuru geçireceğiz sandık. Ramazanın geri kalan gecelerinde Hz. Peygamber bize namaz kıldırmadı (Ebû Dâvûd, “Salât”, 318).

Kuvvetli rivayetler, Hz. Peygamber'in ramazanın son birkaç günü mescidde teravih namazı kıldırdığını göstermektedir. Bu rivayetlerde, teravihin kaç rek‘at olduğu belli değildir. Yine teravih namazına ilişkin bu rivayetlerin sunuluş şekli ve içeriğine bakılarak teravih namazının, sadece Hz. Peygamber'in son ramazan ayında söz konusu olduğu gibi bir izlenim de edinilmektedir. Çünkü teravih uygulaması, birkaç ramazan devam etmiş olsaydı, hiç değilse sayısı konusunda bir netlik elde edilmiş olurdu.

Buhârî'deki ifadeye göre “Hz. Peygamber'in gece namazı” hususunda sorulan bir soruya cevaben Âişe şöyle demiştir:

"Hz. Peygamber ramazan geceleri de dahil hiçbir gece on bir rek‘attan fazla nâfile namaz kılmamıştır. Öyle bir dört rek‘at namaz kılardı ki, o dört rek‘atın ne kadar uzun ve ne denli güzel olduğunu hiç sorma! Ardından aynı şekilde bir dört rek‘at daha kılardı. Daha sonra üç rek‘at daha kılardı. Ben bir keresinde ‘Ey Allah'ın resulü! Vitir kılmadan mı uyuyacaksın?’ diyecek oldum, bana dedi ki: Ey Âişe, benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz" (Buhârî, “Salâtü't-terâvîh”, 1).

Bu rivayete göre Hz. Peygamber'in geceleyin kıldığı nâfile namaz üç rek‘atlık vitir hariç tutulacak olursa toplam sekiz rek‘at olmaktadır. Hz. Peygamber'in, arkadaşları ile sekiz rek‘at teravih, sonra da vitir kıldığına dair olan rivayetler de dikkate alınacak olursa, teravih namazını sekiz rek‘at kıldığı ortaya çıkmaktadır. Öte yandan Hz. Peygamber'in teravih namazını 20 rek‘at kıldırdığına dair bir rivayet de bulunmaktadır. Hadis bilginleri bu rivayetin, öteki meşhur rivayetlere aykırı olduğu ve senedinde cerhedilmiş bir kişi bulunduğu için zayıf olduğunu söylemişlerdir.

Teravih namazı konusunda sahâbe uygulamasına gelince; Hz. Peygamber'in vefatından sonra Ebû Bekir ve kısmen de Ömer döneminde teravih namazı münferiden, yani cemaat olmaksızın kılınmaktaydı. Bir ramazan gecesi Ömer mescide çıktığında, halkın dağınık bir şekilde teravih namazı kıldığını görmüş ve dağınık bir şekilde kılmak yerine insanları bir imamın arkasında toplayıp teravih namazının cemaatle daha derli toplu ve düzenli bir şekilde kılınmasının uygun olacağını düşünmüş ve ertesi gün Übey b. Kâ‘b'ı teravih imamı tayin etmiştir. Ömer insanların bu şekilde derli toplu ve düzenli olarak teravih namazı kılmalarını da "Bu ne de güzel bir yeniliktir!" diye nitelemiştir. Yenilik diye tercüme ettiğimiz bid‘at kelimesi, Hz. Peygamber zamanında olmayıp, ondan sonra ortaya çıkan anlayış ve uygulamalar için kullanılmaktadır. Teravih namazı, Hz. Peygamber tarafından birkaç kez cemaatle kılındığına göre, Hz. Ömer'in "Bu ne güzel bir yeniliktir" sözü, teravih namazı kılmanın bir yenilik olduğunu göstermez. O halde Hz. Ömer bu sözle ya teravihin düzenli olarak cemaatle kılınmasını, ya Hz. Peygamber'in kıldığı sayıya ziyade yapılmış olmasını, yani sekizden yirmiye çıkarılmış olmasını, ya da her ikisini birlikte kastetmiş olacaktır.

Öte yandan, sahâbe zamanında teravih namazının yirmi rek‘at kılındığı konusunda icma bulunduğu ileri sürülmektedir. Mâlik, Muvatta adlı eserinde Hz. Ömer'in, Übey b. Kâ‘b ile Temîm ed-Dârî'yi ramazanda cemaate 11 rek‘at namaz kıldırmak üzere teravih imamı tayin ettiğini, imamın her rek‘atta yaklaşık 100 âyet okuduğunu, kıyamın uzaması sebebiyle bir kısım cemaatin bastona dayanmak ihtiyacını hissettiğini ve fecrin doğmasına yakın bir zamanda evlere dağıldıklarını kaydetmiştir. Kimi bilginler teravih namazının 11 rek‘at kılındığı rivayetinin yanlış olduğunu ileri sürerken, kimileri 11 rek‘at kılma uygulamasının teravihin cemaatle kılınmaya başladığı ilk günlere ait olduğu, sonraları teravih namazının 20 olarak yerleştiği yorumunda bulunmuşlardır. Bu yorum, Hz. Peygamber'in 11 rek‘at dışında gece namazı kılmadığı rivayetiyle uyumludur.

Bu rivayetlerden anlaşıldığına göre teravih namazı sekiz rek‘at olarak kıldırılıyor, fakat her bir rek‘atta yaklaşık 100 âyet okunduğu için bu namaz oldukça uzun sürüyordu. Maksat belli bir sayıda namaz kılmak değil, geceyi ihya etmek olduğu için gitgide, her bir rek‘atta okunan âyet sayısı azaltılmış, buna mukabil teravihin rek‘at sayısı artırılmıştır. Ömer'in uygulamasıyla bu sayı 20 olarak yerleşmiş, Hz. Osman ve Hz. Ali zamanında ve daha sonraları bu şekilde devam etmiştir. Gerek Sünnî gerek Şiî fıkıh mezhepleri içinde teravih namazının 20 rek‘attan az olduğunu söyleyen bir mezhep yoktur.

Bu açıklamalara göre teravih namazının sekiz rek‘atının Hz. Peygamber'in sünneti, geri kalan 12 rek‘atının ise, teravihin 20 rek‘at olduğuna dair zayıf rivayet dikkate alınmayacak olursa, sahâbenin sünneti ve İslâm ümmetinin ramazan ayını ihya gayesiyle yaşattığı geleneği olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu durumu birbirinden ayırmak için bazı Hanefîler teravih namazının ilk sekiz rek‘atının râtibe sünnet, geri kalan 12 rek‘atının ise müstehap olduğunu söylemişlerdir.

20 Haziran 2011 Pazartesi

Muhalefetin kaybı büyüyor.

Seçimlerden sonra Erdoğan, kazandığı başarının ardından zafer çığlıkları atmak yerine ülkenin faydasına hareket ederek ılımlı bir yaklaşım sergiliyor. BDP, CHP ve MHP ise tam tersine hareket ederek kan kaybetmeye devam ediyorlar. Özellikle de CHP. Kılıçdaroğlu başkan olduğunda, ılımlı ve yenilikçi görünüşü ile topladığı puanları, her geçen gün yaptığı saçma sapan açıklamalar ile birer birer kaybediyor.
Erdoğan'ın yönetim başarısı ve halkın devlet kurumlarından aldığı hizmetlerde sağlanan kolaylıklar seçmeni etkiledi.Ama daha da önemlisi milletin kalbini kazandı. Gönül adamı imajı çizdi. Pozitif bir politika uyguladı ve buna devam ediyor. Kılıçdaroğlu ise nefret söylemleri, suçlamalar, hakaretlerle negatif bir imaj çiziyor. Bir satışçı olduğum için çok rahatlıkla bunun bir hata olduğunu söyleyebilirim. Müşteriye gittiğimizde kendi iyi yönlerinizi ortaya çıkartır ve kesinlikle rakiplerinizi kötülemezsiniz. Eğer kötülerseniz mide bulandırırsınız. Rakip firmayı kötülemeyi geçtik, (üç beş kendinizi bilmez yazar bozuntusu ve mankene uyup) resmen rakibinin müşterilerini aşağılıyor. Seçim sürecinde mide bulandırdı. Şimdi de yaptığı açıklamalarla mide bulandırmaya ve puan kaybetmeye devam ediyor. CHP seçmeni bile ne yapacağını sapıttı (şaşırdı demek isterdim, ama şu anki ruh hali şaşırmanın ötesinde). Seçimlerden iki hafta sonra bugün yine seçim olsa, %25 bile alamayacaklarına eminim.
Diğer iki partiyi kısaca özetleyeyim.
İkinci MHP helalleşme yerine, hesaplaşma dedi. Hemen tepki aldı. Bu söylemlerle parti çizgisinden gram sapmayarak istikrarını sürdürüyor. Dünyaya ırkçılık ve faşizm yeniden hakim olmadığı müddetçe, bu kafayla MHP iktidar olamayacak.
BDP'de romantik takılıyor. Irkçılıkta MHP ile yarışıyor. Doğu 'nun gelişmemişliği sorununu çözme amacı yerine, PKK'yı legalleştirme çabası içerisinde. Doğu Anadolu'muzun 2000'li yıllara kadar yenilmiş hakkını arayacaklarına, PKK'ya ve Apo'ya ekmek çıkartma çabası içindeler. Teröristliği bırakın da, benim doğudaki aç kardeşimin hakkını arayın.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Biraz da gülelim

Memleketin Dinazorlarından Emin Çölaşan'ın Referandum'dan sonra kaleme aldığı yazısını okuyalım ve neşemizi bulalım.

""Şimdi iyi düşünün sevgili okuyucularım, bu koşullar altında çıkan yüzde 58 Evet oyu AKP için zafer midir, başarı mıdır, nedir? En olumsuz koşullarda, baskılar altında bile verilen yüzde 42 Hayır'ı dikkate aldığımızda, asla başarı değildir. Bütün koşullar onların lehine idi. Yüzde 75 bekliyorlardı, 58'le yetinmek zorunda kaldılar.

Sakın ola ki moralinizi bozmayın, "Bu iş bitti, bunlar artık gitmez" gibi düşüncelere kendinizi kaptırmayın.

Bu bir seçim değildi, farklı bir olaydı. 2011 seçiminde bunlar gidici. Bu sözümü unutmayın. O zaman "Emin Çölaşan aylar önce söylemişti" diyeceksiniz.""

Unutmadık Emin Amca, bak şimdi hatırladık.

Allah sağlık ve uzun ömür versin.

Seçimleri kazanan Parti Ak Parti, lideri ise Tayyip Erdoğan'dır. Herkesin söylediği gibi Erdoğan olmazsa AK Parti dibe iner mi? Medya AK Parti'nin Tayyip Erdoğan sayesinde seçildiğini, o olmazsa Ak Parti'nin bir başarı elde edemeyeceği gibi bir algı yaratmaya çalışıyorlar. Allah kendisine sağlık versin, kesinlikle çok iyi bir lider ama bence artık Erdoğan olmasa da sistem yürüyecektir. Biraz oy kaybı sözkonusu olabilir. Ama parti kurmayları kendi aralarında anlaşırlarsa elbette yeni bir lideri aralarından rahatlıkla çıkartabilirler. Nasıl ki Abdullah Gül bugün cumhurbaşkanıdır, elbette Ak Parti içinden bir başkasını da çıkartabilir.

14 Haziran 2011 Salı

Acı Gerçek

AK Parti'nin yeniden %50 ile iktidar olmasından sonra, medyada bundan sonra neler olabileceği ile ilgili çeşitli yorumları ve görüşleri okuyorum. Hemen hemen herkes ekonomik ve genel olarak siyasi istikrarın devam edeceğini söylüyor. Hele Kürt sorununun çözüme kavuşması halinde, ülkemizin uçuşa geçeceği konusunda bir fikir birliği var. Birçok yazar CHP'nin kendi içinde bile bir birlik sağlayamamış olması, MHP'nin katı ve tutucu çizgisi sebebiyle de bu çözümün, BDP'nin makul sorumlu bir politika izlemesiyle çözümlenebileceğini yazmışlar. Ayrıca 330 milletvekili barajının aşılamaması sebebiyle Ak Parti'nin de BDP lilere muhtaç olduğu gibi bir izlenim var. Ben böyle düşünmüyorum. BDP'nin daha ilk açıklamalarına baktığımızda çözümden yana olmadığını görebiliyoruz. Ümidim yok. BDP milletvekileri ve halkın temsilcileri kendilerinden önce halkı düşünüyor olsalardı, kendilerine uzatılan bu eli sıkardı. Seçim öncesi nasıl Ak Parti düşmanlığı yapıyorlarsa, sonrasında da aynı çizgide devam ediyorlar. Seçim öncesinde, BDP'nin temsil ettiği halkı hor gören CHP ve MHP zihniyeti ile yakınlaşması, aynı tip mesajları vererek çözüm üreten AK Parti'yi baltalamaya çalışması ve bunu seçim sonrası da devam ettirmesi bana BDP'nin çözümde rol alacak bir aktör olmayacağını hissettiriyor. Bence bu konuda hiç ümitlenmeyelim. Bu ülkenin geleceği için bu konunun çözüme kavuşması şart olduğundan, asıl umudum, bu üç muhalefet partisi içinde akıl sahibi, vatansever ve gerçek milliyetçilerin (Türkiye milliyetçisi) anayasa ve alınacak diğer kararlarlarda sorumlu davranıp, kendi parti çizgilerinden farklı hareket etmeleridir.

Kimin kimliğiyle CHP

Seçim sonrası sohbetleri ve yorumları bitmiyor. Ben de iki satır yazmadan duramıyorum. Bir önceki yazı Ak Parti ile ilgiliydi. Bu sefer de muhalefetle ilgili bir iki sözüm olacak. Yazı başlığını okuyunca anlamışsınızdır, konumuz CHP.
Deniz Baykal dönemi sona erdirildikten sonra, Kılıçdaroğlu balonu öncelikle Koç Grubu önderliğinde İstanbul sermayesi, onun yurt içi medya uzantıları ve yurt dışındaki Medya dostları tarafından şişirildi. Ayrıca bu Gandi kılıklı batık SSK Memurunu, adam diye yutturmak içinde bayağı bir uğraştılar. CHP'nin başına geçtiği zaman ki ilk dönemlerini hatırlar mısınız, kameralar önünde oldukça ezik bir tipi vardı. Şimdi bazılarınız diyecek ki, CHP Başkanı olmadan önce Melih Gökçek'e kan kusturmuştu. O zaman Kılıçdaroğlu için durum farklıydı. Partisinin bir memuruydu. Asıl göz önünde olanlar Deniz Baykal ve Önder Sav'dı. Büyüklerinin gözüne girebilmek için puan toplayıp ağabeylerinden aferin almaya çalışıyordu. CHP'nin başına geçeceğini belki de rüyalarında görüyordur o zamanlar.
Daha sonraları Ak Parti seçimlerden sürekli zaferle çıkınca bu İstanbul Sermayesi bir punduna getirip önce Baykal'ı indirdiler. Parti başsız kalmıştı. Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül bu olaydan önce Baykal tarafından bertaraf edilmiş, gazı alınmış, yollar ayrılmıştı. Ayrıca Sarıgül ve İstanbul Sermayesi arasında benim de bilemediğim bir fikir farkı olduğuna inanıyorum. Artık gelecekte kontrol edemeyeceklerini mi düşündüler, Baykal tarafından ezilmiş bir adamı Partinin başına getirmeyi riskli mi gördüler bilemiyorum. O an için en iyi aday dürüst olduğuna inanılan (ki nasıl yalan söyleyebildiğini bu seçim süresince gördük), maşa olmaya çok müsait bu adamcağızdı. Oldukça pısırık yapıda ve liderden çok memur görüntüsüne sahip bu adamı çeşitli hitabet eğitimlerinden geçirdiler.
Asıl can alıcı noktaya ve bu adamların yaptığı büyük hataya geliyoruz.
Bu kadar eğitimden sonra bile hala siyaset için yetersiz bu garibanı, adam etsin diye Sülo'yu hoca yaptılar. Baba ne güzel tatil yapıyordu ama dostları kırmak olmazdı. Büyük sermaye dedi ki, "Sülo kardeş şapkayı kap gel, sana yine ihtiyaç var".

Yaptıkları yanlışın sonuçlarını tahmin edemediler. Halk 2002'de eski politikacıları tasfiye etmişti kafasında. Başarılı Özal döneminden sonra, Sülo, onun manevi kızı Tansu ve manevi oğlu Mesut sırasıyla memleketin içine etmiş, Özal'ı mumla aratmıştı. Sülo 70'lerin politikacısıydı. Boş vaatlerle oy toplamış ve kısmen de bunda "o zamanlar" başarılı olmuş bir eski kurttu. Halk bunu 90'larda anlamış, evrim geçirmiş ve seçimlerinde ki davranış değişimini 2002'de Ecevit'le tamamlamıştı.
Sülo ise Kılıçdaroğlu'na nasıl boş vaatler verileceğini, herkese (benim çiftçime, benim köylüme, benim esnafıma, benim memuruma) nasıl boncuk dağıtarak oy toplanacağını öğretiyordu. Bizim Kılıçdaroğlu'da seçim döneminde tamda bu öğrendiklerini uyguladı. Doğu'ya, batıya, kuzeye ve güneye birbirinin zıddı da olsa farklı vaatler verdi. İlk vaatler biraz işe yaradı ve biraz olsun oy arttırdı ama vaatlerin ardı arkası kesilmeyip birbirini yalanlar hale gelince, halk uyandı ve daha gerçekçi projeleri olan partisine geri döndü. Yalancıya oy vermeye gönlü el vermedi, eli varmadı. Sonuç ortada AK Parti oyların yarısını alırken CHP zaten mevcut tabanı olan Kemalistler, tuzu kuru maddi olarak hali vakti yerinde ama maneviyatı zayıflar, postal severler, CHP'yi hala sosyal demokrat zanneden solcular, Aleviler, İslam'dan ateşten korkar gibi korkanlar ve Ulusalcılar ( bkz. http://tr.wikipedia.org/wiki/Ulusalc%C4%B1l%C4%B1k ) dışında yine oy veren olmadı ve CHP seçimi kaybetmekten öte, gururunu kaybetti.

Ama hala kibirli, baksanıza adamcağız yine akıl hocasının gazıyla TV'ye çıkıp neler dedi, neredeyse seçimi biz kazandık diyecekti. :)

Şimdi aklımdan başka bir komplo teorisi geçiyor. Demirel'in Mason olduğunu söylerler, Koç Ailesi için de Yahudi ya da mason oldukları iddialarını bilirsiniz. Son yıllarda bozulan İsrail-Türkiye ilişkilerini de göz önünde bulundurunca Sülo'nun dönüşü, İnan Kıraç ve Mustafa Koç vak'aları soru işaretleri veriyor.

Haa, bir de ezilen halkın yanında olduğunu, eşitlikçi bildiğimiz sol görüşü temsil eden CHP'nin en büyük destekçilerinden birinin ülkenin en zengini Koç ailesi olması ne kadar ironik değil mi?

Halil Şahbazoğlu

13 Haziran 2011 Pazartesi

Ramazan ve AK Parti

Çevremde o kadar çok insan CHP'li ki, herkesin sorduğu gibi nerede bu AKP liler diyesim geliyor. Ben sanıyorum olayı çözdüm. CHP liler seçimden önce de, sonra da sürekli konuşuyorlar, hakaret ediyorlar, sevinç ve kızgınlıklarını en agresif biçimde dile getiriyorlar. Bu yüzden her yerde CHP li görüyoruz.

E o zaman "Ak Partililer nerede" diyesi geliyor insanoğlunun?
Aslında burada ama siz görmüyorsunuz. Çünkü Akp seçmeni ne seçimden önce, ne de sonra hiç konuşmuyor. Sadece CHP lilerin ettikleri küfürleri dinliyorlar. Onların küfürlerine karşılık vermek yerine, her Ramazanda terbiye edilen nefisler sayesinde sessizce oturmayı, kızgınlığını dışa vurmamayı başarıyorlar.
Yani kısaca oruç tutmayan CHP li ağzına geleni sayarken, AK Partili "ya sabır" çekip sevap işliyor.

Herkese Selam

Halil Ahmet Şahbazoğlu